Mutlucan Şahan –

 

Mayıs ortasında yüz yıllık madenci kenti Soma’dan gelen haberle sarsıldık ve bu sarsıntı kısa sürede dünyaya yayıldı. Dile kolay, haklı nedenlerle inandırıcılığı sorgulanan resmi rakamlara göre bile, üç yüz bir işçiyi kâr ve iktidar hırsıyla adım adım örülmüş bir taammüden cinayete kurban verdik. Fakat bu katliam sarsıcı olduğu kadar beklenmedik değil, üstelik çok daha büyük bir insanlık suçunun görünür olmuş mütevazı bölümü. İşin aslı şu: tıpkı takside bağladığımız kredi borçlarımız gibi, ölümleri de birden ve toplu halde karşımızda bulmadığımız sürece görmezden geliyoruz. Her yıl resmi rakamlara göre ortalama binden fazla insan iş cinayetine kurban gidiyor. Sadece 2011 yılında, ağızlar köpürtülerek dünyanın 16. ekonomisi haline gelmekle övünülürken, % 8.5 büyümenin bedeli SGK’nın istatistik kalemindeki bin yedi yüz can olmuş. Yani gözümüzün önünde ama gürültüsüz patırtısız yaşanmış altı Soma faciası…
 
Ölümler gürültüsüz patırtısız olduğu müddetçe siyasi iktidar için bir sorun yok. Aksine onlar, cansız bedenler, sakatlananlar, yaralananlar üzerinde inşa ettikleri ekonomik istikrar söyleminden son derece memnunlar. O nedenle bugüne dek önlem almak bir yana adeta teşvik ettiği facianın ardından da hükümetin önceliği olabildiğince çok insanı kurtarmak ve acıları azaltmak değil baskı ve manipülasyonla suçunu gizlemeye çalışmak oldu. Mülkiyeti devlete ait olan madenin işletme hakkını garantili alım karşılığında şirkete devreden hükümet adına bölgede çalışmaları yürüten Enerji Bakanı Taner Yıldız bu durumu katliamın ertesi günü dile getirdiği “Burada bir çok algı operasyonuyla uğraşıyoruz” sözleriyle adeta itiraf etti. Üstelik -söz konusu madeni cömert övgülerle açmış, şirketi türlü vesilelerle örnek göstermiş olmasını bir yana koyalım, başlı başına konumu gereği katliamın başlıca sorumlularından biri olması gereken- aynı bakan orada bulunduğu 5 gün içinde kimseyi tekmelemediği ve tokatlamadığı için neredeyse kahraman ilan edildi.
 
Bir de tekme tokat girişenler var elbette. Başbakanlık tarafından verilen bilgiye göre devlet faciaya 2743 personelle müdahale etmiş. Bunun neredeyse yarısı güvenlik görevlisiyken sadece 405’i sağlık görevlisi. Bu sayılara bakınca “başbakanı yuhalarsan tokadı yersin” sözlerinin bizzat muhatabı tarafından doğrulanmış olmasının yanısıra bir devlet politikası haline geldiğini de söylemek gerekir. Kuşkusuz artık akıl sınırlarını zorlayan bu durumda mevcut iktidarın bilhassa otoriter olmasının ve son bir yıldır yaşanan “olağanüstü hal”in özgün bir etkisi var. Fakat meselenin temeli AKP’nin kurmaya çalıştığı rejimin sınıf karakterinde; suçlu oldukları için güçlü olmaya çalışıyorlar.
 
Bu iktidar döneminde sendikalaşma oranı yarıya düştü, sendikalar ise çok büyük ölçüde hükümetin ve sermayenin güdümü altına girdi. Özelleştirme ve esnekleştirme gemi azıya aldı, taşeron çalışma biçimleri istisna olmaktan çıkıp kural haline geldi. AKP, kendi öncüllerinden devraldığı sınıf savaşını giderek daha fütursuz bir şiddetle sürdürmekte. Sermaye sınıfının özellikle bazı kesimleriyle kurdukları çıkar ağlarına, fazlasıyla güçlendirilmiş bir polis ve istihbarat sistemine, yeni merkez medya olarak adlandırdıkları bir manipülasyon aygıtına, türlü “düşünce” kuruluşları, kimi yeni yapılandırılmış kimi dönüştürülmüş bazı devlet kurumları eliyle oluşturulan ayrıcalıklı bir bürokrat ve ideolog sınıfına, yürütülen politikalar bakımından kritik önem arzeden TOKİ veya THY gibi bazı devlet teşekküllerine vs. dayanan biraz popülist, çokça otoriter hatta yer yer totaliter, muhafazakarlığın ötesinde mezhepçi, emperyalizm heveslisi, hak-hukuk tanımaz vahşi bir ahbap çavuş kapitalizmi tüm endamıyla karşımızda. Reyhanlı’da da, Gezi’de de, Üçüncü Köprü’de de, yolsuzluk iddialarında da ve son olarak Soma’da da karşımıza çıkan aynı manzaranın türlü veçheleridir.
 
Klasiktir hani, facia yaşandığında “nerede bu devlet?” diyen biri çıkar. Bu kez burjuva devleti kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde Soma’daydı. Piyasanın gizli eli “devlet büyüklerinin” tokatı olup acılı insanların suratına indi. İşçiler ölmesin diye alınmayan önlemler Türkiye’nin dört bir yanında katliamın hesabını sormak için insanlar sokağa çıkmasın diye alındı. Hükümet kendi sorumluluğundaki katliamın zararlarını karşılamak için yardım kampanyası başlatırken, mecbur kalıp gözaltına aldığı şirket yetkililerinin mallarına tedbiren bile olsa el koymayı aklından geçirmiyor belli ki. Dahası geride kalan işçiler ve güvenlik önlemleri facianın yaşandığı madenden çok daha uygun olmayan diğer madenlerdekiler için hak kaybı yaşanmadan üretime ara verilmesinden söz eden bir yetkili yok. Oysa aynı günlerde 6 milyon dolara 25 yeni TOMA alırken hükümetin eli titremiyor. Komünist Manifesto’da Marx ve Engels modern devleti/hükümeti sermaye sınıfının ortak işlerini yürüten bir komite olarak tanımlamışlardı. Yine Engels’e göre devlet dediğin nihayetinde silahlı bir çeteydi. Herhalde tarihin çok az döneminde bu hakikatler bugün Türkiye’de olduğu kadar görünür hale gelmiştir. Başbakan haklı, gerçekten fıtratla ilgili bir sorun söz konusu olan. Fakat bu, emeğin ya da emekçinin fıtratı değil. Başbakanı ve etrafındakileri de kapsayacak şekilde kapitalizmin, sermayenin ve burjuva devletinin fıtratı. Ve AKP rejiminde artık bu fıtrat çuvala sığmıyor.

 
(Bu yazı Yeniyol’un Mayıs-Haziran 2014 tarihli 9. sayısında yayınlanmıştır)