Emre Tansu Keten –

 

686 Sayılı KHK ile 180’e yakın Barış Akademisyeni ve bine yakın Eğitim-Sen’li öğretmen kamudan ihraç edildi. Özellikle imzacıları hedef alan bir KHK aylardır bekleniyordu, ancak bu tasfiye gerçekleşince durumun vahametini daha iyi anladık. Ankara Üniversitesi fakülteler düzeyinde, Yıldız Teknik ve Marmara Üniversiteleri ise bölümler düzeyinde neredeyse çalışamaz duruma getirildi. Binlerce lisans öğrencisi hocasız, yüzlerce lisansüstü öğrencisi danışmansız bırakıldı. İkinci dönemin arifesinde yapılan bu saldırılar AKP’nin kendi siyasi çıkarlarını, eğitim dahil, her şeyin üstünde tuttuğunun bir kanıtıdır.
 
Akademide Kıyımın Kökleri
 
Barış İçin Akademisyenler bildirisi, ortaya çıktığı dönemin şartları da göz önüne alındığında, oldukça önemli bir çıkıştır. Şüphesiz bu saldırılarda, akıl tutulması yaratan milliyetçi hezeyanın ortasından yükselen bu çatlak sesin büyük bir payı vardır. Ancak bu saldırıları sadece bildiri meselesiyle açıklayamayız. AKP’nin bildiri meselesini de öne sürerek meşrulaştırmaya çalıştığı akademik kıyımın kökleri, akademide gerçekleştirmek istediği tasfiye planlarına uzanmaktadır. Bu ve bundan önceki KHK’lerda imzacı olmayan, ancak siyasi ve sendikal mücadelelerle önce çıkan dostlarımızın ihraç edilmesi de bunu göstermektedir.
 
Devletin her kademesini ele geçiren AKP’nin kültürel alanda hegemonyayı tesis edememesi, bu çevrelerde sık sık dile getirilen bir rahatsızlıktır. 90’lardaki öğrenci hareketinin çıktısı olarak okuyabileceğimiz muhalif akademik çevreler ve 90’lar kadar olmasa da, varlığını hissettiren öğrenci hareketi AKP’nin akademiye yönelik saldırı planları geliştirmesinin başlıca nedenleri olmuştur. Yıllardır üzerinde çalışılan yeni YÖK yasası, bütün yetkiyi YÖK Başkanı ve rektörlere vererek, muhalif herkesin kolayca işten atılabileceği, güvencesiz ve emir komuta zincirinin sıkı sıkıya korunduğu bir üniversite modeli çizmektedir.

 
Marmara İletişim’in Dekanı ve Akademik Baskı
 
Bu akademik saldırı furyasının erken bir örneğini, ihraç edilmeden önce çalıştığım Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde bizzat yaşadık. 2011’de, okulun geleneksel yapısını hedef alan bir dekan ataması işleminin ardından başlayan süreçte akademik baskının türlü çeşidiyle karşılaştık. Gezi İsyanına katıldıkları gerekçesiyle 11 asistan arkadaşımız soruşturma geçirdi ve memurluktan men edilmeleri istendi, ancak kararlı bir direnişle bunu püskürttük. O günden bugüne dek, bu süreç, aynı pervasızlıkla devam etmemiş olsa da, çeşitli araçlarla üniversitenin geçmişten gelen yapısına büyük oranda zarar verildi.
 
Ancak bugün geldiğimiz noktada pervasızlığın en üst perdesinden bir saldırıyla karşı karşıyayız. AKP’lilerin “bu listeler yeniden incelenmeli” riyakârlığına aldırmamak gerekiyor. 10 Şubat Cuma günü Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde akademisyenlere yönelik gerçekleştirilen polis saldırısı, hocaların yönetimi protesto etmek için yere serdikleri cübbelerinin polis postalları altında ezilmesi her şeyi ama her şeyi çok iyi özetliyor.

 
Sosyal Bilimler Eleştirel ve İtaatsiz Olana Muhtaçtır
 
Bugün hedef alınan, eğitim emekçilerinin özlük hakları ve emekleriyle birlikte, bizzat akademi, ifade ve düşünce özgürlüğüdür. Bu saldırılara karşı bugün sesini çıkartmayan üniversite bileşenlerinin, yarın en ufak bir eleştirel duruş sergilediğinde, siyasi iktidarın emirlerinden bir milim saptığında yaşayacaklarını tahmin etmesi zor olmasa gerek. Bu baskı rejiminin akademi için tek anlamı sosyal bilimlerin tamamen dilsizleştirilmesidir. Çünkü sosyal bilimler eleştirel ve itaatsiz olana muhtaçtır.
 
Alman edebiyat profesörü Victor Klemperer, Nazizmi tam anlamıyla idrak etmeden önceki düşünce yapısını şöyle açıklar: “Dresden’de profesörlük makamındayken kendi kendimi bazen uyarırdım: Şimdi görevini buldun, bilime aitsin, dikkatinin başka şeye kaymasına izin verme, işine odaklan.” Ancak çok geçmeden önce işini kaybeder, sonra çalışmalarına devam etmesini sağlayan ve gününün çoğunu geçirdiği kütüphaneye girişi yasaklanır ve en sonunda evinden, yurdundan edilir: “Sonra gerisi geldi, her gün gerisinin bir parçası daha” (LTI: Nasyonel Sosyalizmin Dili, İletişim Yay.). Almanya örneğinden almamız gereken dersler var. Bugün akademiyi, özlük haklarımızı ve emeklerimizi savunamazsak başımıza gelenlerin gerisinin gelmesini beklemek zorunda kalacağız. Bu karanlığı ancak dayanışma ve mücadeleyle aşabiliriz.

 

*Başlık, Siyah Hareketi’nden Vietnam Savaşı karşı gösterilere dek hep mücadele içerisinde yer almış ve bu nedenle birçok kez işinden olmuş ABD’li Akademisyen Howard Zinn’in kitabının başlığıdır.

 

Kaynak: Evrensel