Ernest Mandel

Lenin ve Devrimci Parti [1]

Giriş

Paul Le Blanc’ın kitabı Lenin’in devrimci bir parti hakkındaki düşüncelerinin başlangıçtan Ekim Devrimi’nin hemen sonrasına kadar olan dönem içerisindeki gelişiminin mükemmel bir analizini yapıyor. Lenin’in düşünceleri, diyalektik olarak; onun “Ne Yapmalı”da[2] bile terk etmediği işçi sınıfının öz örgütlenmesi ve öz eylemliliği hakkındaki Marksist görüş ile bağlantılıdır.

Lenin’in düşüncesinde bu iki ana argüman arasında dinamik bir denge söz konusudur. Lenin sadece büyük bir teorisyen değil aynı zamanda pratik bir politikacıydı. Birçok yazısı sıklıkla, en azından kısmen konjonktürel koşullar tarafından belirlenen acil görevler üzerinedir. Kantarın topunun bir yöne doğru fazlaca kaydığı anlar olmuştur. Ancak Lenin her şeyden önce ilkeli bir politikacı olarak tartışmanın ve eylemin bir önceki aşamasının bilançosu çıkarılabilir hale gelir gelmez kantarın topunu ters yöne doğru itmeyi bilmiştir.

Bu dengeye aslında kitle hareketlerinin iniş ve çıkışları yön vermiştir. Marcel Liebman’ın oldukça ikna edici bir şekilde ortaya koyduğu gibi Lenin’in tipik özelliği devrimci durumlarda işçi sınıfının öz örgütlenmesini vurgulamak için kendi yolundan ayrılmasıdır[3]. Bu, en çok merkezine sovyetlerin oturduğu “Devlet ve Devrim”‘de göze çarpar. Bu kitapta partinin lider rolü bir kez bile vurgulanmamıştır.

Paul Le Blanc, Lenin’in “devrimci parti” kavramının temellerini doğru ve eleştirel bir bakış açısıyla inceliyor. Kendisinin de kitabının sonuç bölümünde belirttiği gibi benzer bir analizi daha önce ben de yapmıştım[4]. Devrimci bir partinin inşası (bu reel bir ihtiyaç olmasına rağmen) örgütsel ihtiyacın – yerel, bölgesel, sektörel aktivitelerin ve işyeri aktivitelerinin merkezileşmesi problemi ve bunları bir politik bir araç etrafında toplama – ilk sırasında değildir. Örgütsel merkezileşme ihtiyacının arkasında, teoride ve pratikte korkulan tarihsel bir problem bulunmaktadır. Bu, tartışmanın başlamasının üzerinden 90 yıl geçmesine rağmen Lenin’in parti kavramına muhaliflerin bir alternatif ortaya koyamadıkları bir problemdir. Bu; sınıf bilincinin gelişiminin temeli olarak verilen mücadele ve yaşamın merkezileşmesi problemidir.

Başka bir deyişle: Mevcut durumdan (İşçi sınıfının; yaşam koşulları, çalışma koşulları, militanlık düzeyi, politik geçmişi, tarihsel temeli ve diğer benzer faktörler temelinde günden güne parçalanması) kaynaklanan bir öncü parti ihtiyacı. Bu ihtiyaç, işçi sınıfının öz bilincinin homojenliği ve birliğinin sağlanması sürecine karşılık gelir. Sınıfın kitle eyleminin süreksiz karakteri dikkate alındığında bu birleşmenin sınıfın büyük bir azınlığını içeren sendikalarda ve siyasal partilerde sürekli bir şekilde gerçekleşmesini beklemek aldatıcı olur. Yalnızca bir öncü böyle bir birliği sürekli eylemin daha yüksek niteliği temelinde gerçekleştirebilir[5].

Ancak öte yandan gerçek bir proleter devrimi gerçekleştirmek ve sınıfsız toplumu inşa etmek, işçi yığınlarının kesintisiz eylemlerinin sıra dışı seviyelerine erişme kapasitelerine bağlıdır. Devrimci bir öncü parti ile işçi yığınlarının yüksek öz eylemliliği ve öz örgütlenme kapasitesi arasındaki diyalektik ilişki son tahlilde kesintisiz öncü militanlığı ile kesintili ancak daha az gerçek olmayan kitle eylemi arasındaki dinamik gerilimi yansıtır.

II

Bazı genel mütalaaları dışında Paul Le Blanc’ın kitabı Ekim Devrimi’nden sonra bitiyor. SSCB’deki sonraki gelişmeler ışığında tarihçiler arasında ve uluslararası işçi hareketi içinde on yıllardır tartışılan merkezi sorunlara değinmiyor.

Lenin, sovyet örgütlenmesi ve öncü parti arasındaki ilişkiler hakkındaki düşüncesini 1918, 1920, 1921’den sonra Sovyet Rusya’da ortaya çıkan dramatik koşulların baskısı altında değiştirdi mi? Sovyetlerin tedrici olarak güç kaybetmesi Lenin’in başlangıçtaki parti düşüncesinin bir sonucu muydu? Lenin başlangıçta kısmen de olsa bu güçsüzleşmenin korkunç işaretlerinin farkında değil miydi? Sonradan ısrarlı bir şekilde (belki de çok geç kalarak) bu duruma tepki gösterdi mi? Bu, Rusya’nın gelişiminde herhangi bir değişikliğe yol açmayan ancak Lenin’in hayatını trajik bir biçimde sonuçlandıran bir tepki miydi?

Bu kısa önsöz Paul Le Blanc’ın kitabına eklenecek en azından birkaç bölümde ne olması gerektiğinin tam karşılığı değildir. Biz sadece tarihçiler, sosyalistler ve komünistler arasındaki merkezi sorun hakkındaki tartışmaya verilmesi gereken cevabın genel çizgilerini geliştirebiliriz.

Rusya’nın ekonomik ve kültürel altyapısı iç savaşın yol açtığı yıkımdan ve dış emperyalist müdahaleyle tecrit edilmesinden sonra hızla kötüleşmişti[6]. Üretici güçlerdeki korkunç düşüş, kendisini işçi sınıfının 1919-20’deki daha az korkunç olmayan sayısal ve endüstriyel düşüşünde göstermişti. Bu durum proletaryanın siyasal eylemliliğinde hissedilir bir düşüşe yol açtı. Temelde işçiler Sovyetlerden, Bolşevik komploları sonucu çıkarılmamıştı. Sovyetleri, Kızıl Ordu’da savaşmak ve kırsaldaki patates tarlalarına bakmak amacıyla kendileri terk etmişlerdi.

Bu olumsuz gelişme, 1920’den sonra dünya devrimci hareketindeki geri çekilmenin etkisiyle ivme kazandı. Bu geri çekilme, izlenen bilinçli bir yol ya da – faşizmin iktidara geldiği İtalya hariç – büyük bir yenilgi değildi. İngiliz işçi hareketi Rusya’ya karşı savaşta İngiltere’nin Polonya ve Fransa yanında aktif müdahalesini genel grev tehdidiyle önleyebilecek kadar güçlüydü hâlâ. Tarihteki en başarılı genel grev karşı devrimci Kapp darbesinin önlendiği Almanya’da gerçekleşmişti. Devrimci bir zafere ulaşma şansı – en azından Almanya ve Avusturya’da – hâlâ mevcuttu. Ancak 1918-1919’da çok yakın görünen, devrimin en azından birkaç Orta Avrupa ülkesine sıçraması öngörüsü, artık en iyimser tahminle orta vadeli bir perspektife dönüşmüştü.

Bu koşullar altında Rusya’da Sovyetlerin iktidarını korumak – en azından ülke içindeki ve uluslararası alandaki koşullar işçi sınıfını yeniden aktifleştirecek şekilde değişene dek – Bolşevik Partisi’nin gücünü muhafaza etme sorununa dönüştü. Şliyapnikov ve Kollontay önderliğindeki İşçi Muhalefeti bile parti çoğunluğuna karşı sundukları alternatif programın geçerliliği üzerine kuşkuların oluşmasına neden olan bu gerçekliğin farkındaydı[7].

Parti kadrolarının inisiyatifini işçi sınıfının bir bütün olarak doğrudan yönetimini ikame eden Bolşeviklerin ikameci anlayışı Troçki tarafından sergilendi ancak bu, tamamen dönemin nesnel koşullarının bir sonucuydu ve Troçki’nin kendisi de buna karşı çıkmadı[8]. Gerçekte, partinin ya da parti merkez kadrolarının işçi sınıfı adına yürütmeyi ele alması en azından başlangıçta işçi sınıfının az ya da çok zımni onayıyla gerçekleşti.

III

İç savaşın şiddetlendiği, dış müdahalenin ve Polonya savaşının patlak verdiği mevcut koşullarda alternatif bir yolun mümkün olabilirliği sağlıklı olarak tartışılamaz. Her şekilde bu daha çok akademik bir tartışmadır. İşçi sınıfının sayısal gücünün üçte iki oranında azaldığı ve kişi başına düşen günlük kalori miktarının olması gerekenin yarısı kadar olduğu koşullarda işçi sınıfının doğrudan yönetimi için çok az nesnel imkân mevcuttur.

Gerçek dönüm noktası 1921 yılı oldu. İç savaş sona ermiş, karşı devrim yenilgiye uğratılmış ve yabancı askeri müdahale başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Üretici güçlerdeki düşüş NEP’in (Yeni Ekonomi Politikası) uygulanmaya başlanmasıyla tersine dönmüştü. İşçilerin tüketimi artıyor ve ücretli işçi sayısı hızla yükseliyordu.

Bu hassas dönemde aralarında Troçki’nin de bulunduğu Bolşevik önderliği – şüphesiz Lenin’in baskı ve uyarıları altında – bugün geriye dönüp baktığımızda İsaac Deutscher’in de belirttiği gibi trajik bir hata olarak niteleyebileceğimiz bir karar aldı[9]. Bolşeviklerin, güçler arasındaki sosyal ilişkilerin evriminden hareketle geniş bir Sovyet ve proleter demokrasisinin gündemde olduğu bir sırada işçi sınıfının yeniden aktifleşmesini teşvik edecek kararlar alması gerekiyordu. Bunun yerine sınırlı bir demokrasi yönünde karar alarak bütün muhalif Sovyet örgütlerini (Menşevikler, Anarşistler), Bolşevik Partisi içindeki hizipleri – parti içi eğilimleri yasaklamasalar da – yasakladılar.

Bu politik gerilemenin nedenleri şu temellere dayandırıldı: öncelikle, iç savaşın kazanılması ve üretici güçlerin NEP uygulamaları altında yeniden güçlenmesi nedeniyle devrimin politik iktidarının kaybı tehlikesi azalmamış aksine artmıştı. İnanılmaz bir enerjiyle bu gücün kazanılması ve onun korunmasına konsantre olan ancak bu süreçte üretici güçlerin zayıflamasının etkisiyle sınıf dışına düşen (déclassé) proletarya artık bir gevşeme eğilimine girecek ve bu iktidarı korumaya bir önceki dönemde olduğundan daha gevşek bir şekilde sarılacaktı. Kapitalist güçler – kulaklar, NEP’in ortaya çıkardığı kişiler – işçilerin iktidarını zayıflatma yolunda böylece yeni fırsatlar yakalayacaktı. Ancak bu tehlike pek çok insanın ölümüne yol açacak açık savaş tehlikesine göre daha az belirgindi ve bu yüzden daha öldürücüydü. Tehlikeye karşı diktatörlük güçlendirilmeliydi. Mevcut koşullarda bu da ancak gücün parti kadrolarında yoğunlaştırılmasıyla mümkündü.

Bu meşrulaştırma en azından üç politik-teorik hata içeriyor.

Birincisi, Sovyet iktidarının yok edilmesinde kulakların Kolçak, Denikin ya da Pilsudski’den daha tehlikeli olduğu savı doğru değildi. Böyle bir imha, istikrarlı bir sosyo-ekonomik gelişimin yanında aktif, organize bir politik gücü gerektirir. Kulaklar, sosyal olarak çok dağınık ve politik olarak da demoralize bir durumda olduklarından en azından kısa vadede böyle bir rol oynamaları mümkün değildi. Uzun vadeli perspektif açısından ne olabileceğine gelince; bu yalnızca ve öncelikle kulaklara bağlı değildi. Bu, kulaklar ile kentsel burjuvazi (dış yardım ve baskılarla beraber) arasındaki sosyo-politik etkilere, kent proletaryasına ve köylülüğe (yine dışsal reaksiyonlarla beraber) ve son olarak da tarafların orta köylülüğü kendi yanlarına çekebilme kapasitelerine bağlıydı.

İkincisi; işçi sınıfı henüz nötralizasyon ve gevşeme konumundan (depolitizasyon ve hareketsizleşme) uzakta iken parti içi demokrasiyi ve Sovyet demokrasisini kısıtlayan her adım işçi sınıfının gücünü zayıflatarak sözü edilen bu eğilimi güçlendirdi.

Üçüncüsü; sınıfın iktidarının parti kadroları tarafından fiili olarak uygulanan politik iktidar şeklinde ikameci tanımlanması, partinin hızlanan büyüyen bir bürokratikleşme sürecine girmesine neden odu. Parti aygıtı hızla büyüdü (1919’daki birkaç yüz tam gün çalışan memur düzeyinden 1922’deki 15000 düzeyine).

Stalin’in genel sekreter seçilmesi de şüphesiz bu süreci hızlandırdı. Ancak sürecin nesnel temeli iyi anlaşılmalıdır. Tek parti rejimi altında, işçi sınıfının politik hayatındaki gerileme kaçınılmaz olarak partiyi ve onun işçi üyelerini de etkiler[10]. İktidarın, ücretli memurlar tarafından uygulanması (Stalin tipi ilkesiz manevralarla her türlü tahmini boşa çıkaracak şekilde) en mantıklı geçici çözüm haline gelir. İşçilerin iktidarı = partinin iktidarı = parti kadrolarının iktidarı = parti önderliğinin iktidarı formülü, işçilerin iktidarı = partinin iktidarı = parti önderliğinin iktidarı = parti aygıtının iktidarı = bürokrasinin iktidarı haline gelir. Parti bürokrasisi hızla devlet bürokrasisi ile kaynaşır ve kendini onunla beraber tanımlar[11]. Parti, öncü rolünden hızla uzaklaşarak bürokrasinin kendi totalitarizmi içerisindeki bir aracı haline gelir[12].

Şüphesiz Lenin, Troçki, Buharin, Zinovyev, Rakovski, Şliyapnikov, Kamenev ve Piyatakov böyle bir şeyi istemiyorlardı. Onlar bürokrasi için değil işçi sınıfı için ve onun adına yönettiklerine içtenlikle inanıyorlardı. Hepsi de tehlikeyi (Termidor tehlikesini) birbirinden farklı zamanlarda da olsa gördüler: – Lenin 1922 başlarında, Troçki ondan kısa bir süre sonra 1922-23’te, Zinovyev 1925-26’da, Buharin ise 1927 -28’de – Fakat aynı zamanda onlar tehlikenin farkına vardıklarında – özellikle tehlikenin oldukça dağınık bir şekilde ve açık bir karşı müdahale planı olmadan farkına vardıkları için – bürokratikleşme süreci işin başında ortaya çıkar çıkmaz yok edilemeyecek kadar ilerlemişti. Bütün bunlar trajik 1922 yılının tarihsel bilançosudur.

 


[1] Paul le Blanc’ın “Lenin ve Devrimci Parti” kitabına (Humanities Press – 1990) Ernest Mandel’in önsözü. Sosyalist Demokrasi İçin Yeni Yol dergisinin Kasım 1999 tarihli (yeni dizi 2 numaralı) sayısında yayınlanmıştır.

[2] Temelde başarıları, en iyi temsilcilerinin Sosyal Demokrat Parti’yi kurduğu işçi sınıfının, objektif ekonomik nedenlerden dolayı kapitalist toplum içindeki diğer herhangi bir sınıftan daha fazla bir organizasyon kapasitesine sahip olmasında yatıyordu. Bu koşul sağlanmadan profesyonel devrimcilerden oluşan bir organizasyon bir oyuncaktan, maceradan ve basit bir tabeladan fazla bir şey ifade etmezdi. “Ne Yapmalı?”, savunduğu organizasyonun kendiliğinden mücadeleye hazırlanan gerçek devrimci sınıfla bağlantısı olmadan hiçbir şey ifade etmeyeceğini tekrar tekrar vurgulamaktadır (V.I. Lenin, Tüm Eserleri, Moskova: Foreign Languages Publishing House, 1962, 13. Cilt).

[3] Marcel Liebmann, Lenin Döneminde Leninizm, Belge Yay.

[4] Ernest Mandel, Leninist Örgüt Teorisi, Yazın Yay.

[5] Bu ancak öncünün işçi sınıfının tarihsel belleğini cisimleştirme fonksiyonu yaşanan sınıf savaşı içindeki etkileşimlerle bütünlenirse ve yeni tecrübelerden çıkarılacak sonuçlarla zenginleştirilirse mümkün olabilir.

[6] Ancak 1905 Devrimi’nin de açıkça gösterdiği gibi siyasi olarak Rus İşçi Sınıfı geri olmak bir yana dünya üzerindeki en gelişmiş işçi sınıfıydı.

[7] Burada Sliyapnikov’un yarı alaycı bir şekilde Lenin’in bir konuşmasına müdahale ederek söylediği sözleri (“Yoldaş Lenin, proletaryanın olmadığı bir durumda proletarya diktatörlüğünü uyguladığınız için sizi kutlarım”) not etmek gerekir.

[8] Leon Troçki, Nos tâches politiques (Paris: Belond, 1970).

[9] Isaac Deutscher, Silahlı Sosyalist (Deutscher’in Troçki üzerine üçlemesinin ilk cildi) (Ağaoğlu Yay.) 14. Bölüm

[10] “Ancak ülkede bir bütün olarak politik yaşamın bastırılması ile Sovyetlerdeki politik yaşam da kaçınılmaz olarak kötürüm kalacaktı. Genel seçimler, sınırsız basın ve örgütlenme özgürlüğü, fikirlerin serbestçe kavgası olmadan bütün kamu kurumlarında hayat ölür, ortada içinde sadece bürokrasinin aktif bir element olarak yaşamını sürdürdüğü bir görüntü kalır.” Rosa Luxembourg, Rus Devrimi BDS Yay.

[11] Christian Rakovsky, “The Professional dangers of power” (1928), SSCB 1923-30 arasında muhalefetteki seçilmiş yazılarından (Londra: Allison-Busby, 1980) s.124-136.

[12] “Moskova’yı içindeki sorumlu pozisyonlardaki 4700 komünist ile beraber ve dev bürokratik makinayı, bu devasa yığını ele alırsak şu soruyu sormamız gerekir: Kim kimi yönetiyor? Doğrusunu söylemek gerekirse ben kendim komünistlerin bu yığını kontrol ettikleri konusunda şüpheliyim. Aslında onlar yönetmiyor, yönetiliyorlar. Küçükken tarih derslerinde bize söylenenlere benzer şeyler meydana geldi: bazen bir ulus bir başka ulusu mağlup eder, üstün gelen ulus galip, altedilen ulus ise mağluptur. Bu hepimiz için basit ve anlaşılabilirdir. Ancak bu ulusların kültürlerine ne olur? Bu alanda işler o kadar basit değildir. Eğer galip gelen ulusun kültür seviyesi mağlup ettiği ulustan daha yüksek bir seviyede ise kendi kültürünü o ulusa empoze eder, fakat tersi bir durum söz konusu ise o zaman da mağlup olan ulus galibe kendi kültürünü empoze eder. RSFSR’nin başkentinde buna benzer bir durum meydana gelmedi mi? 4700 komünist (neredeyse bir tümen ve hepsi en iyilerden) yabancı bir kültürün etkisi altında kalmadılar mı?” (V.I. Lenin, Tüm Eserleri’nden, “Merkez Komitenin Rusya Komünist Partisi II Kongresi’ne sunulan politik raporu, Mart 27, 1922 (Moskova: Progress publishers, 1966) 33. cilt, s. 288.