Masis Kürkçügil
 

Onca yılın suskunluğundan sonra Geziyle başlayan ve henüz sönümlenmemiş olan aşağıdan hareketlilik ve yetmezmişcesine AKP ve Cemaat arasında patlak veren  ve sistemin işleyişindeki “bağırsak”ları gözler önüne seren kayıtlar ve bunlarla birlikte temsili demokrasinin kimi ilksel mevzilerinin hallaç pamuğu gibi atılmasıyla hiçbir şeyin Gezi öncesi, Mayıs 2013 öncesi gibi olmayacağına dair veriler giderek çoğalmakta. Ama girilen tünelin çıkışında neler olabileceğine ilişkin henüz belirgin bir seçenek de oluşmadığı gibi öyle yerel seçimlerle falan da böyle bir seçenek inşa edilemez.

 

 

Dünyanın hali on yıl kadar hükümetin hesabına çalışırken hesap hatası ile sınırlı olmayan bir şekilde bu alanda da taşlar yerinden oynamakta. Tam teşekküllü bir kaos sözkonusu değil. Ama belirsizlikler giderek artmakta. Bu belirsizliklerin içinde siyaseten bir seçenek olarak kendini ortaya çıkaran aşağıdan bir alternatifin bulunmaması, ihtimalleri daraltmakta ve tepkileri sistem içinde soğurtmakta.

30 Mart yerel seçimlerinde beklentiler ne olursa olsun sonrası için öncekinden çok daha güç koşullarda ve çok daha yoğun mücadelelere hazırlıklı olmak gerekecek. Uluslararası durum Türkiye’nin beleşe konmasına izin vermeyeceği gibi ekonomik durumun eskisinden daha iyi olacağını söyleyen de yok. AKP’nin sosyal planda manevra alanı daralacak. AKP’nin merkeze, örneğin kimilerinin iddia ettiği gibi “eski Türkiye’ye, laik kesime yaklaşarak manevra alanını genişletmesi de mümkün değil. Göstermelik“değişim”lerle atlatılacak bir durumla karşı karşıya değiliz. Zaten Türkiye’nin de öyle ikide bir, bir eski bir yeni kisvelere bürünecek kadar büyük değişimler içinde olduğu söylenemez.

Erdoğan’ın haleti ruhiyesi ile sınırlı olmayacak bir biçimde, geleneksel olarak itibar kaybına uğrayan bu tür siyasal hareketlerin karakterine uygun olarak her tıkanmada ortaya çıktığı üzere vidaları daha da sıkılaştıracak ve “demokrasi talepleri” yalnızca keyfinden değil karşılama kapasitesi azalacağından  daha da zorla bastırılacak.

Gezinin ortaya koyduğu üzere geniş kitlelerin demokrasi taleplerini mutlaka sosyal taleplerle birlikte ifade edecek bir hareketliliğe ihtiyaç zaten mevcuttu ama daha da yakıcı hale gelmeye başladı. Krizin kemer sıkma politikalarını şeddit bir biçimde gündeme getirmesi halinde eğer savunma için gerekli mevziler yoksa yıkım felaket olacaktır. Henüz bu alanda benzer ülkelerdekiyle kıyaslanabilir bir tahribat olmadığı için felaketin varabileceği boyut kestirilememekte.

 

Dönüşsüz meşruiyet krizi

30 Mart 2014 yerel seçimlerine bir milad gözüyle bakanlar herhalde toplumun en azından dinamik (!) kesimlerinde ciddi kıpırdanmalar gözlemiş olmalılar.

Herhangi bir maraza çıkmadığı günlerde bile AKP çıtayı yerel seçimler düzeyinde tutarak bir önceki yerel seçimlerde aldığı %38,8’in altını bir başarısızlık olarak göstermişti. 2004 yerel seçimlerinde bir iki puan fazla aldığında ikisinin ortalaması da AKP’nin genel seçimlerde aldığı oy oranının neredeyse 10 puan düşmesi, yani kendi seçmeninin beşte birini kaybetmesi anlamına gelecektir.

Çıta konusunda son olarak Abdullah Öcalan da % 11 alınmadığı takdirde siyaseten nazarı dikkate alınamayacığını belirtmiş bir görüşmede.

Öte yandan özellikle Gezi ile başlayan olaylarda bir “meşruiyet” tartışması başlamışken buna ilaveten 17 Aralık operasyonu ile birlikte muhaliflerle, ateist komünistlerle, camiye içki sokanlarla veya Kabataş’ta cümbür cemaat çocuklu bir kadına olmadık haltlar yapanlarla değil, AKP’nin bir tür ortağı, onca yıllık iktidarında devletin her kademesinde yerleştirilen kadrolarıyla bu partiyi ayakta tutan ve dünyanın dört bir yanındaki faaliyetleri ile neredeyse AKP hükümetinin halkla ilişkiler müdürlüğünü yapan (ve demek ki başka şeylerini de yapıyorlarmış!) Gülen cemaatiyle kapışması bugüne kadar kendisi etrafında yürütülmüş olan bir dizi tartışmayı açığa aldı.

Müslümanın müslümana ettiği her neyse AKP’nin ve özellikle Erdoğan’ın karşı cephesinde (Gezi’de cisimleşen hareket) başlamış olan meşruiyet tartışmasını geri dönüşsüz bir düzeye sürükledi. Böylece seçim sonuçları bir yandan seçmenin bu meseleyi nasıl algıladığını (tek başına olmasa da) göstermesi açısından daha anlamlı hale gelirken, öte yandan da “meşruiyet” bunalımına sandığın son veremeyeceği artık kesinleşmiş bulunuyor.

Meşruiyet krizi bir “istikrar abidesi” olarak gösterilen Erdoğan’ı artık dışardan da sıkıştırmakta. Olmadık dışpolitika meraklarının yanısıra Moskova ziyaretinde “Şanghay beşlisine benden iyisini mi bulacaksınız” makamından laf atmaların ardından AB ile yeniden yanaşma hamleleri derken artık ne dediği ne yaptığı belli olmayan bir başbakan olarak görülmekte.

AKP için en tehlikeli durum ise beleşe konduğu beş yıllık bir büyüme dönemi sonrasında iyi kötü idare ettiği ikinci bir beş yıllık dönemin ardından ekonomik olarak durgunluk sinyallerinin belirmesi. Ekonomideki daralma onun esas olarak yoksullar nezdindeki avantajını da törpüleyecek. Hele para transferlerinin rezilliğinin ayyuka çıktığı bir ortamda dışardan gelmesine muhtaç olan paranın fiyatı da giderek artar. Erdoğan “faiz lobisi”den şikayetçi ama arayıp da bulamadığını aynaya baksa görebilir. Uluslararası finans kuruluşları kara para tranferi vesilesiyle açıça görüldüğü üzere bu ve benzeri para akışlarının denetim dışı olduğu bir ülkeye herhalde pek de sıcak bakmayacaklardır.

Otoriter rejimler genellikle birtakım özel kaynaklara sahip değilllerse ahalinin “rızasını” satın alamazlar. Putin’in petrolü var, Erdoğan’ın ise “sıcak paraya” ihtiyacı var. Öyle bedavaya da Putin olunmuyor!

 

Neoliberalizm, aferizm ve ılımlı islam

Cemaat-AKP kavgası, cemaatin toplumsal dayanaklarının sınırlı olmasına rağmen AKP için vahim oldu. Kavga ortalıkta dolaşan kayıtların ötesinde, AKP’nin “ideolojik” karakterini gölgelerden arındırarak çıplak bir biçimde ortaya koydu. Refah Partisinden gelip AKP’ye dönüşen kadrolarda her ne kadar neoliberalizme biyat açısından sorun yoktuysa da yine de eskiden tevarüs edilmiş bir miktar tarihsel, sosyal ve de kültürel özellikler arayanlar neredeyse kaba aferist bir kadro ile karşı karşıya kaldılar. Dört bakanın istifasının arka planında, yolsuzluklarla sınırlı olmayan böylesi bir zihniyetin açığa çıkması çok değerli “sosyolog” veya liberal bir dizi aydının çabalarını da boşa çıkardı.

Hele solculuk olsun diye AKP’de olmadık derinlikler keşfedenler son uyarlamalardan sonra Türkiye’de henüz rejimin sertleşmesi için yapılabilecek ne kadar çok şey olduğunu gördüklerinde  önümüzdeki dönemin ardımızdakinden çok daha zor geçeceğini anlamış olmaları gerekir.

Daha ilginci mevcut müesses nizamın kağıt üzerindeki bir takım düzenlemelere bağlı olmasını demokrasi sananlar, yani bu işi bir “rejim” meselesi olarak görenler Gezi’nin hatırtlattığı tarihsel bir gerçeği de fark etme imkanını ıskalarlar: Demokrasi kurumsal yapılara yansısa da esas olarak kurumsal yapılarla ifade edilemeyecek bir hareketlilikle ancak mümkün olabilir. Yetmişli yılların siyasal ortamının daha “serbest” olmasının nedeni kapitalizmin az ya da çok gelişmişliği değil, geniş emekçi kitlelerin, gençliğin demokrasiyi icra etmeye ve genişletmeye yönelik iradesi ve eylemiydi. Yoksa mecliste Adalet Partisi milletvekilleri TİP’li millekvekilerini büyük bir hınçla tepeliyorlardı. Demokrasi Demirel’in devrindeydi ama tarihin birkaç kez gösterdiği gibi bunun hikmeti Demirel’de değildi!

 

Otoriterleşme ve Birleşik Mücadele

Ortalıkta bir rejim krizi var mı yoksa herkes kendi hesabına bir rüya mı görüyor? İktidarın yargı ve güvenliği cenderesi altına almasıyla bir rejim krizine son verilebilir mi? Sandık sonuçları büyük değişiklik göstermese de bir rejim krizinden söz edilebilir mi? Meşruiyetin kaynağı sandık mıdır yoksa iktidara oy vermeyenlerin kerhen de olsa sonuçları adil görmesi midir? Demokrasinin ne olduğuna dair tartışmalar giderek öylesine karmaşık bir hale gelmekte ki durgun, kalıplaşmış bir demokrasi arayışı, her derde deva ve de neredeyse her kalıba uygun olarak yapılan tanımlamalar kitlelerin her sokağa çıkıp “demokrasi” aramasıyla anlamsızlaşmakta.

Rejimin adının ne olabileceğine dair tartışmalar hayli kasvetli. Zata mahsus yasa çıkarılabilen ülkeler sıralamasında önemli mesafeler kat eden Türkiye Erdoğan sayesinde kendi tarihini de aşmış durumda. Şekli demokrasi bir yana iyi kötü bir hukuk devletinden sözetmek için bile bugün ve yarın herkes için geçerli birtakım yasaların olması gerekirken, bu tür gereksiz ayak bağlarından kurtulmuş olan iktidar istediği anda istediği yasayı çıkarabilecekse, bunun adına kimisi “babacıl-patrimonyal” (Yaşar Sarıbay) rejim diyebilir yahut başka elverişli sıfatlar bulabilir ama sonuç olarak geriye kimi devrilen diktatörlerin bile kıskanacağı (diktatörlükte bile böyle aleni rezillikler kolay geçiştirilemez) bir rejime doğru gidiş sözkonusudur. Elde yalnızca seçimlerin diğerlerine göre (yüzde on barajı ile) daha serbest yapıldığı bir ortam sözkonusudur. Gerisi keyfi idarenin farklı mertebeleridir.

Bu arada mazlumluk ve madunluk üzerinden yapılan incelikli ve derinlikli sosyolojik araştırmaların muhafazakar taban için bir ölçüde anlamlı olabileceği ancak onları temsilen siyaset sahnesine çıkan zevatı muhteremin bildiğimiz klasik merkez sağdan çok farklı  bir zihniyet yapısına sahip olmadığı ayan beyan ortada. Vehmedilen sosyal, tarihsel ve kültürel kodlar yerine dünyanın birçok ülkesinde rastlanan türden “tamamıyla duygusal” eğilimlerle alabildiğine “otoriter” bir siyasal rejim sözkonusu. Kendilerinin bir zamanlar karşı çıktıklarını iddia ettikleri toplum mühendisliğinden veya örneğin devletin çıkarı adına olur olmaz şeyler yapanları kınarken, bu kez  kutsal birtakım değerler adına benzer şeyleri yaptıklarına tanık olunca  “demokrasi”, “bireyselleşme” gibi alanlarda kat edilen merhalenin bir arpa boyu olduğu söylenebilir. Lider tapıncının genellikle totaliter rejimlerde çok güçlü olduğu görülür. Erdoğan herhalde kendine bayrak edindiği Menderes ve Özal’dan kat be kat fazla yol almış bu konuda. Herhangi bir muhakeme veya delil gerektirmeden liderin dediğini kuran ayeti gibi gören neredeyse toplumun yarısı karşısında islami siyasetin de  demokrasi ile ilişkisini yeniden düşünmeli kimileri. Böylesi bir biat, kabul etmek gerekir ki tek parti döneminde İnönü’ye bile nasip olmamıştır.

Yolsuzluğun varlığını kabul edenlerin küçümsenmeyen bir kesimin hâlâ AKP’ye oy vermesinin yalnızca alternatifizlikle açıklamak mümkün değil. Bunu mubah görmeseler de sessizce geçiştirmek veya kendi genel çıkarları adına savunmak, kabullenmek durumundalar demektir.

Darbe iddiasıyla bürokrasinin tarumar edilmesini sineye çekecek olanlar hadi diyelim iddiaları geçersiz görmekteler ama hukuk alanındaki fecaati nasıl açıklayacaklar. Öyle ya darbe varsa yakasından tut, zındana tık! Sürgünle darbenin defedildiği başka bir ülke olmasa gerek! Kabul etmek gerekir ki yolsuzluğun darbeye karşı mücadele diye takdim edilebildiği bir ülkede ahali kendi geleceğini “babasına” teslim etmiştir.

Bu durumda AKP seçimlerden kaçla çıkarsa çıksın istikrardan kast edilen neyse onu yeniden kurma imkanına sahip olamayacaktır. Onca hengameden sonra kimse balkon konuşmasına kanmayacaktır. Seçim sonuçları kimseyi tatmin etmeyecektir ama toplumun büyük bir kısmı seçim sonuçlarıyla yolsuzlukların aklandığına inanmayacaktır. Bu durumda tıpkı Gezi’den sonra olduğu gibi Erdoğan ipleri daha da gerecektir. Ters parende atıp da “oldu olanlar soldu solanlar şimdi demokrasiye geçmek zamanıdır” diye bir nakarat tuturmasını beklemek abestir.

2011 genel seçimlerine bakarak AKP’nin  yitireceği oyların bir kısmı seçime katılmayabilir ve büyük bir kısmı ise “milliyetçi-muhafazakar” tabanın doğal seyrine uyarak MHP’ye yönelebilir.  Bu da aslında genel olarak bu kesimin zihniyetinde önemli bir değişiklik olmadığını gösterecektir. Kimi liberaller CHP seçmeniyle MHP seçmeni arasında bir geçişkenlikten sözetse de bunun AKP ile MHP seçmeni arasındaki geçişkenliğe göre çok zayıf olduğu bir kez daha görülecektir. Milliyetçi muhafazakar eğilimin toplumda genel olarak güçlendiği bir dönemde AKP’den kaçanların sığınacağı mekan MHP’dir.

Kendine sosyalist ve hatta sosyal demokrat diyenlerin oranının ciddi şekilde azaldığı bir dönemde, kendini “Kürt” olarak görenlerin oranı nisbi olarak ciddi bir biçimde artmaktadır, Dolayısıyla BDP’nin oylarında nisbi bir yükseliş sözkonusu olacaktır.

Sosyalist hareket sınırlı beklentilerle farklı kanatlardan bu seçimlere girmekte. Kaydedeceği kısmi başarılar bile devede kulak kalabilir ancak. Bütünlüklü bir alternatif oluşturmadığı için esas olarak kendini saydırma ve propagandayla sınırlı kalacaktır. Önümüzdeki dönem yürütülmesi gereken mücadelelerin çapı düşünüldüğünde bu kesimin birleşik gücü bile yetersiz kalacaktır. Bu evrede birbirini zedelemeyen, önümüzdeki mücadelerde yanyana duruşları kösteklemeyen bir tutum geliştirerek, Gezi’de becerilemeyen derslerin gösterdiği üzere belli bir eylem programı üzerine yükselen birleşik bir mücadelenin zeminini inşa etmek gerekir.

Masis Kürkçügil

Bu yazı Yeniyol’un VIII. sayısında yayımlanmıştır.